

Hikaye anlatımında kullanılan tekniklerden biridir.
Televizyon Şeridi
Büyüyünce Ne Olsam? (Hikaye-Meslekler)

Yıllar Önce Çiğdem ablanız da çocuktu. Tıpkı sizin gibi okula gitti. Ona da aynı soruyu soran olmuştu. Büyüyünce ne olacaksın? O da: “Öğretmen olabağım diye yanıt vermişti.
Yıllar geçti… Çiğdem okudu, büyüdü. Öğretmen oldu. Şimdi sizin gibi, mini mini öğrencileri var. Onları çok seviyor. En iyi biçimde eğitmeye çalışıyor. İleride iyi, doğru, yaralı insanlar olsunlar diye…
Çiğdem abla bir yandan da merak ediyor : Acaba öğrencileri büyüyünce ne olmak istiyorlar? O da bu soruyu, öğrencilerine sordu. Minik eller, yanıt vermek için havaya kalktı. Öğretmen hepsine tek tek söz verdi. Hepsini ilgiyle dinledi…
Banu, söz alınca ortaya çıktı. Başladı dans etmeye… Herkes önce şaşırdı. Sonra da alkışlamaya başladılar. Banu, dansı bitince arkadaşlarını ve öğretmenini selamladı. “Sanırım ne olmak istediğimi anladınız,” dedi. Anladınız mı peki?
Tolga : “ Ben kuşları çok seviyorum. Onlar gibi uçmak istiyorum. Kanatlarım yok ama, havada yolcu taşıyan bir taşıt var. Onunla dünyanın her yerine uçmak, her yeri görme istiyorum!” Tolga sizce hangi mesleği seviyor?
Gizem dedi ki: Annem bana yemek nasıl yapılır, onu öğretti. Birçok yemek nasıl yapılır, biliyorum. Büyüyünce ben de yemek yapacağım. Yemeklerim o kadar lezzetli olacak ki yiyenler, daha yok mu diyecekler.” Gizem, sizce hangi mesleği anlatmaya çalıştı.
Söz alan Süha, pencerenin önüne geçti. Güya dışarıya bakıyor, önündeki kağıda bir şeyler çiziyordu. Sonra çizdiği şeyleri boyar gibi hareketler yaptı. Sonra arkadaşlarına döndü. “ Ben “ dedi. “Doğayı seviyorum, Onu anlatmak istiyorum. Renk renk, cıvıl cıvıl!..”Sizce Süha, büyüyünce hangi mesleği yapmak istiyorum?
“Vınnn, vınnn! diyerek ayağa kalktı, bilin bakalım? Emre kalktı.Güya araba kullanıyordu. Direksiyonu sağa sola çeviriyor, bir yandan da “ Da – di- da – di!...” diye bağırıyordu. Emre sizce hangi mesleği anlatıyor olabilir?
Burak, ayağı kalkınca hangi mesleği yapacak diye merak etti. O arkadaşlarının yanına gitti. Ağzını açtırdı, içine baktı. Gözlerini inceledi. Sırtını dinledi. Sonra kağıda bir şeyler yazar gibi yaptı. Ne dedi biliyor musunuz? “Geçmiş olsun” Sizce Burak, büyüyünce ne olmak istiyordu?
Herkes “ne oluyor” der gibi Tuğçe’ye bakıyordu. Tuğçe oralı bile olmadı. Arkadaşlarının boyunu, kollarını ölçer gibi yaptı. Sonra; bir şeyler çizdi. Makasla kesti. İğneyle dikti. Diktiği şeyi arkadaşına giydirdi. “Harika oldu!” dedi. Tuğçe’nin gönlünde yatan meslek sizce hangisidir?
Sınıfın en uzun boylusu Gürsu’ydu. O da söz aldı. Olduğu yerde birtakım hareketler yapmaya başladı. Bir şeyi yere vurarak zıplattı. Bir başkasına attı. Gürsu, kendine gelen şeyi tuttu. Yukarıya doğru etti. Seyirciler, “Sayı!” diye ayağa kalktılar. Gürsu’yu alkışladılar. Söyleyin bakalım Gürsu büyüyünce ne olmak istiyor?
Sınıfın en sessiz kızı Arzu, söz alınca çok heyecanlandı. Elleri birbirine dolaşsa da ne demek istediğini herkes anlamıştı. Arzu, arkadaşının saçlarını tarar gibi yaptı. Makaksa keser, düzeltir gibi yaptı. Şekil verdi. Arkadaşı da, “Teşekkür ederim. Bu saç bana çok yakıştı.” Dedi. Arzu büyüyünce ne olmak istiyor, söyler misiniz?
Büyünce herkes bir meslek sahibi olacak, öyle değil mi? Timur mesleksiz kalacak değil ya! O da yapmak istediği mesleği anlattı. Bir şeyler yoğurdu, kesti, dizdi. Pişirdi, tadına baktı, baktırdı. Onun için “ Pastacı, aşçı, fırıncı, dondurmacı…” diyenler oldu. Timur sizce hangi mesleği sevdiğini anlattı?
Herkes bir şeyler anlatır da Burcu durur mu? Parmaklarını kullanarak yazı yazar gibi yaptı. Sonra.. Parmağıyla sayfaları çeviri gibi yaptı, yazdıklarını okudu…”Bakalım başkalarını ne diyecek? Dedi. Herkesin önüne, o şeyden birer tane bıraktı. Söyleyin bakalım, Burcu büyüyünce ne olacak?
Herkes söz almış, büyüyünce ne olmak istediğini anlatmıştı. Yok yok, söz almayan bir kişi kalmıştı. Bu Suay’dı. Öğretmen onu kaldırdı. Suay:” Ben büyümek istemiyorum. Hep çocuk kalmak istiyorum. Büyüyünce oyun oynayamam ki! Dedi. Bu yanıt, herkesin hoşuna gitti. Suay, büyük bir alkışı hak etti.
"alıntı"
Kaynak için tıklayın
Küçük Beyaz Sabun(Hikaye)

Küçük beyaz sabun bu günlerde çok üzgündü.Çünkü onu kimse kullanmıyordu.Oysa beyaz sabun, evin küçük kızı Elif ellerini yıkasın diye satın alınmıştı. Elif önceleri yemekten önce ve sonra ellerini düzenli olarak yıkıyordu. Küçük beyaz sabun da bir işe yaradığını düşünerek mutlu oluyordu. Ama son zamanlarda Elif ellerini yıkamadan yemek masasına oturmaya başlamıştı.Annesi uyarınca da hemen aceleyle ellerini ıslatıp dönüyordu. O gün de aynı şey oldu. Elif aceleyle ellerini suda yıkadı. Banyodan çıkmak üzereydi ki bir ağlama sesi duydu. Etrafına bakındı, küçük beyaz sabunu gördü. Elif şaşırdı küçük beyaz sabun ağlıyordu. Boncuk boncuk köpükler çykarıyordu.Bir sabun neden ağlayabilirdi ki? Elif küçük sabunun yanına giderek: "neden ağlıyorsun?" diye sordu. Küçük sabun: " annen beni, senin kullanman için aldı.Sen ilk zamanlarda beni kullanıyordun, ben de buna çok seviniyordum. Ellerin tertemiz oluyordu. Ama artık beni kullanmıyorsun, unuttun beni." dedi. Elif küçük sabunun söylediklerini düşündü. Ona hak verdi. " Artık üzülme, söz bundan sonra ellerimi hep seni kullanarak yıkayacağım."dedi.
Külkedisi Masalı (Olay Sıralama)
Aydede ve Yangın Çıkaran Volkan (Hikaye)

Akşam olmasına rağmen hava hala sıcak sayılırdı. Aydede, her akşam olduğu gibi gökyüzünde geziyordu. Ve yeryüzündeki çocukları kontrol ediyordu. Bu akşam keyfi yerindeydi. Çünkü çocuklar da keyifliydi. Kimisi hala dışarıda oynuyordu. Kimisi yorgunluktan çoktan uyumuş, kimisi de yemeklerini yiyiyordu.
Aydede ıslık çalarak gökyüzünde süzülmeye devam etti. Tam o sırada denizin kenarındaki bir kulübeden, yükselen dumanı ve parlayan ateşi gördü. Ardından üç dört çocuk, kulübeden dışarı fırlayıp, bağırmaya başladılar. Kulübenin arkası ormandı ve tepeye doğru evler vardı. Aydede hızla aşağıya doğru süzüldü ve çocukların yanında durdu."Ne oldu çocuklar" dediğinde, bütün çocuklar ancak fark ettiler Aydedeyi. Hepsi bir ağızdan, "Aydede, Aydede içeride Volkan kaldı" diye bağırdılar ve ağlamaya başladılar.
Aydede oldukça küçük olan kulübeye doğru yaklaştı. Çatısından ve kapısından dumanlar çıkıyordu. Aydede, bir bezi denizde ıslatarak yüzüne sardı ve kapıdan içeri girdi. İçeride göz gözü görmüyordu. Sadece oraya buraya koşuşturan bir gölge gördü. Bütün duvarlar ve tavan dumandan kapkara is olmuştu.
Aydede, gölgeye yaklaşıp, yakaladı, "Hey ne yapıyorsun bakalım" dedi. Çocuk arkasını dönüp Aydedeyi görünce, "Aydede nefes alamıyorum, şu ateşi söndürmem lazım" dedi ve bayıldı.
Aydede çocuğu dışarı çıkardığında, bütün çocuklar, "Volkan'a ne oldu" diye bağırıştılar. Aydede cevap vermeden içeri girdi ve dumanı çıkaran ateşin yanına, elinde su dolu bir kovayla yaklaştı. Kovadaki suyu ateşin üstüne boşalttı. Daha çok duman çıktı. Sonra bir kova daha ve bir kova daha boşalttı. Ateş sönmüş, Aydede dışarı çıkmıştı.
"Ateş söndü çocuklar, korkmanıza gerek yok" dedi. Volkan'da kendine gelmiş, tüm çocuklarla birlikte, ayakta Aydedeye bakıyordu. Çocuklar birden gülmeye başladılar. Aydede şaşırmıştı, "Sizi yaramazlar sizi" dedi, "hem kulübeyi yaktınız, hem de eğleniyor musunuz?"
Çocuklar gülmeye devam ederken, Volkan, "Aydede sana gülüyoruz. Çünkü simsiyah olmuşsun" dedi.
Aydede cebinden bir ayna çıkarıp yüzüne baktı ve kendisi de gülmeye başladı. Gerçekten de dumanın çıkardığı isten simsiyah olmuştu.
"Asıl sen kendine bak" dedi Volkan'a, "sen benden de kara görünüyorsun"
Sonra Volkan'ı da alıp denize girdiler ve tüm kirlerini yıkadılar. Hiç üşümediler çünkü hem su, hem de hava hala sıcaktı. Sonra sahilde kumların üzerine oturdular.
"Eeee anlatın bakalım, bu iş nasıl oldu böyle" dedi Aydede.
Burcu , "Aydede Volkan abim hep böyledir. Kibritle, çakmakla oynamayı, mum yakmayı sever" dedi.
Sonra Alaz aldı sözü, "Evet hep ateşle oynuyor, o mum yakmıştı ve biz de sohbet edip, oyun oynuyorduk" dedi.
Deniz atıldı, "Biz sohbet ederken mum devrilmiş ve yatağı yakmış. Ateşi fark ettiğimizde içerisi birdenbire duman olmuştu"
Sonra Eren devam etti, "Ateş büyüyünce biz de hemen kaçtık" dedi.
Volkan utanmış gibi başını öne eğmiş sadece dinliyordu.
Aydede, "Eeee Volkan, sen ne diyorsun bu anlatılanlara" diye sordu.
Volkan sessizce, "Ben mumların yanmasını seviyorum. Oyun kulübemiz o zaman daha güzel görünüyor"dedi ve devam etti, "ama çok dikkat ettiğim için, bir şey olmaz diye düşündüm"dedi.
Aydede, "Ama Volkan olur mu hiç" dedi, "Çocukların kibritle, çakmakla, mumla oynamaları doğru değildir, sen bunu bilmiyor musun" dedi ve devam etti, "Ancak büyüklerin yanındayken ve onlardan izin alarak mum yakabilirsiniz. O da hemen işiniz bitince söndürmek üzere. Şimdi bize bir daha ateşle oynamayacağına dair söz vereceksin" dedi.
Volkan herkese söz verdi, "Bir daha ateşle oynamayacağıma söz veriyorum. Bu oyun kulübesini çok zor yapmıştık. Şimdi ne yapacağız" dedi.
Aydede, "Haydi bakalım çocuklar iş zamanı" dedi ve hepsi birden kulübeyi temizlemeye başladılar.
Sabaha doğru külübe eskisi gibi tertemiz olmuştu.
Volkan bir daha hiç ateşle oynamadı ve tüm çocuklar, o kulübede çok güzel oyunlar oynamaya devam ettiler.
"alıntı"
SELİN’ İN “ENERJİ TASARRUFU” MACERASI (Hikaye)

SELİN’ İN “ENERJİ TASARRUFU” MACERASI
Selin, kendi âleminde küçücük bir kızdı. Sadece 5 yaşındaydı. Söylediği her şey alaycı bir tavır görüyor, pek ciddiye alınmıyordu.
Zaten söyledikleri önemsiz konulardı.
Selin bir gün kırlara oynamaya çıktı. Yorulduğunu fark edince bir ağacın gölgesinde dinlenmeye karar verdi. Çok uykusu
gelmişti tam uykuya dalacaktı ki bir ses duydu. Bu ses “Ah beni anlayan bir insan olsa!” diyordu. Selin “Sizde kimsiniz?” ,
diye sordu ama yine aynı söz. Sesi iyice dinleyince ağaçtan geldiğini anladı. Ağaca “Sen mi konuşuyorsun?” diye sorunca
ağaç “Sen beni duyabiliyor musun?”Selin “Evet ama sen konuşamazsın ki. Hayali sesler duyuyorum herhalde.” Ağaç “Hayır,
ben gerçekten konuşuyorum. Sen beni duyabildiğine göre derdimi seninle paylaşabilirim, değil mi?” selin ne diyeceğini
şaşırdı “Anlat bakalım! Neymiş dedin?” ağaç başladı anlatmaya. “Aslında bunu ağaç arkadaşlarıma da anlata bilirdim ama
beni bir insanın dinlemesi gerekiyor.” Ağaç böyle söyleyince Selin daha da meraklandı. “ Bak. Aslında ben insanları çok seviyorum
ama bazen onları anlamakta zorluk çekiyorum biliyorsun. Dünyada işinizi kolaylaştıran tüm araçlar enerji ile çalışıyor.
Tamam, insanlar bunu kullanacaklar. Fakat biraz fazla kullanıyorlar. Ne birazı? Çok fazlasını demek istediğim şu. Bir el yıkamak için bir şelaleyi bitirmek mi lazım? İnsanlar bir odada oturuyor. Evin tüm ışıkları yanıyor bu nasıl iş? Selin “Haklısın ama bunları neden bana anlatıyorsun? Ben ne yapabilirim ki? Kimse benim sözlerime aldırış etmiyor. Ben daha beş yaşındayım.”
“ Biliyorum ama sende bu enerjiyi boşa harcama konusunda bir şey düşünsen.”
Selin “ Tamam” Selin hala bu durumun şokundaydı. Ne yapabilirdi ki? Akşam olunca odasının lambasını yaktı ve kırdaki gibi ses duydu. “
Ah bizi anlayan bir insan olsa!” Selin etrafına bakındı kimseler yoktu. Lambaya baktı. Oradan küçük bir elektronun konuştuğunu gördü. Şaşırmadı “ Ben seni anlaya biliyorum benimle konuşa bilirdin” Elektron şaşırdı. Başladı anlatmaya “Seninle konumsam doğrumu bilmiyorum ama sen bir insansın anlatmam gerek Biliyorsun. Ben bir elektronum. Yani elektrik,
insanlar bazı araçlarını çalıştırmak için bana gereksinim duyar. Bundan şikâyetçi değilim. Ama beni boşa harcıyorlar. Dünyadaki elektrik enerjisi gün gün azalıyor. Sonunda olan onlara olacak. Bunu biliyorlar. Neden? Bizi tüketmek, kendilerine zarar vermek hoşlarına mı gidiyor? Lütfen hem bizler için hem de insanlık için bana yardım et! Selin bu sözlerden çok etkilenmişti.
Bir an durdu Selin “Şey. İyi de ben ne yapabilirim ki? Daha 5 yaşında küçük bir kızım. Kimse beni ciddiye almaz
ki.”Elektron “Olsun. Sen yinede bir şeyler düşün. Tamam mı?” Selin bu konuyu öylesine ciddiye aldı ki rüyasında bile çözüm arıyordu. Ertesi gün göldeki damlacıklardan da ağaçtan ve elektrondan duyduğu sözlerin benzerini işitti. Selin gece gündüz düşünüyordu. Bu konuyu öğretmenine açmaya karar verdi. Annesi ve babası “Kızım sen çok çizgi film izliyorsun
onlardan etkilenmişsin”
Selin ertesi günü pilli bir radyo alıp ağcın yanma gitti. Zaten orada göl vardı. Hep beraber konuşmaya başladılar. Selin “kimse beni ciddiye almıyor. Hayal gücün gelişmiş, filmlerden etkilenmişsin filan diyorlar. Size dememiş miydim? Ağaç “ Hemen
pes etme Selin. Hep beraber bir yol bulacağız.” Su damlaları “ Hadi ne duruyoruz. Düşünmeye başlayalım.” Hep beraber düşünmeye başladılar. Tam o sırada Selin’in aklına bir şey geldi. Selin “ Buldum. Madem insanlar enerji tasarrufu yapmıyorlar,
bizde onlara bir oyun oynarız. Enerjinin, enerji kaynağının kıymetini anlarlar, hem de tasarrufa başlarlar.” Elektron “ peki bu nasıl olacak?” Selin “ elektron, sen diğer elektronlarla konuşup elektriğin hiçbir yere ulaşmamasını sağlayacaksın.
Su damlaları, siz suyun akmasını zaten engelleyebilirsiniz. Su akmayacak. Nereye gidersiniz bilemem. Buharlasın mesela.
Ağaç sen yapraklarını dökeceksin. Diğer ağaçlarda aynısını yapsınlar. Dallarını hızlı bir biçimde geri çek. Kesilecek odun kalmasın. Bir de güneşle ve rüzgârla konuş. Çok sıcak olsun, su hemen buharlaşsın. Rüzgârda sahnesi geldiğinde çok soğuk
essin. Su damlaları soğur. Tekrar sular düşer. Yani yağmur yağar. Tamam mı? ” Ağaç “Ne yapmak istediğini anladım.
İnsanları enerjisiz bırakıp enerjinin önemini öğreteceksin.” Selin “Evet. Hadi işe koyulalım.” Herkes üstüne düşen görevi yerine getirdi. İnsanlar bir iki gün aldırış etmedi. Sonra hayatları çekilmez oldu. Ne su sayesinde ürettikleri enerji, ne de elektrik enerjisi vardı. Yakacak odun bile yoktu. İnsanlarında enerjileri tükenmişti. Selin “ enerjiyi boşa harcayıp duruyordunuz.
Umurunuzda bile değildi. Siz böyle yaptınız, tüm enerjimiz, enerji kaynaklarımız elimizden uçup gitti. İstediğiniz bu muydu?”
Diye bir konuşma yaptı. Bütün insanlar kendilerini suçladı. Artık enerji tasarrufunun kıymetini anlamışlardı.
Selin bunu sezince arkadaşlarına yapmaları gerekenleri söyledi. Elektrikler geldi, yağmur yağdı, nehirler, denizler hemen doldu, güneş yüzünü gösterdi, ağaçlar dallanıp budaklandılar. İnsanlar hatalarının farkına vardı. Bundan sonra hiçbir enerjiyi boşa harcamadılar. Harcayanları cezalandırdılar. Hatalarına gösterdiği için herkes Selin’ e teşekkür etti.
Adı Soyadı : İlayda GÜLER
Okulu : Özel Final İ.Ö.O.
Kış Mevsimi Hikayeleri

Ailesini Arayan Kardan Adam
O gün, yılın ilk karı yağmıştı. Narlıköy’ün çocukları hemen toplanıp, kendilerine kömür gözlü, havuç burunlu, sevimli bir kardan adam yaptılar. Bütün gün neşe içinde kartopuna tutup, oynadılar.
Çocukların sevinçli.hali kardan adamın da çok hoşuna gitmişti. Onların çevresinde koşup oynaması bir anda kardan adamı da canlandırmış gibiydi. Öyle ki, karanlık bastırıp da çocuklar evlerine çekilince pek hüzünlendi. Kendisini çok yalnız hissetti. Öylesine üzüldü, öylesine üzüldü ki, neredeyse buzdan kalbi “Çıt!” diye kırılacaktı. Sonra, “Belki de onları yeniden görebilirim,” diye düşündü. Yavaşça yeniden doğrulup, en yakınındaki evin penceresine yaklaştı. İçeride çıtır çıtır yanan soba, camları iyice buğulamıştı. Yine de annenin küçük toprak taslara buharı tüten, sıcacık çorba doldurduğu görülebiliyordu. Baba, sobanın ağzına kürek kürek kömür atıyordu. Çocukların neşesine de diyecek yoktu. Bir yandan buharı tüten çorbaya kaşık sallarken, bir yandan da o gün okulda olanları anlatıyorlardı.
Kardan adam üzüntüyle içini çekti. Kendisinin hiç evi, ailesi olmamıştı. Nasıl olsun? Günübirlik yaşıyordu zaten. Üstelik şu sevimli afacanlar olmasa ayaklar altında ezilen bir tutam kardan başka bir şey olmayacaktı. Hele şu Güneş yüzünü birazcık gösterse, yaşamının o anda son bulacağını biliyordu.
Birden kararını verdi. Daha önce kar tanelerinden birinin anlattığı o KUTUP denilen yere gidecekti. Böylece yıllarını birlikte geçirebileceği bir aileye de kavuşabilirdi.
Ertesi sabah çocuklar sokağa çıktıklarında bir şaşırdılar ki sormayın. Her yan karlarla kaplıydı. Gece hava daha da soğuduğu için karlar erimemişti, ama bir gün önce özene bezene yaptıkları kardan adam birdenbire yok olmuştu? Doğrusu kimsenin aklı bu işe ermedi.
Kardan adama gelince... Az gitti... Dere tepe düz gitti... Donmuş toprakların üzerinden, çatır çutur buzların arasından geçti. Sonunda Kutup bölgesine vardı. Önce buz gibi rüzgar karşıladı onu. Sonra siyah elbiseli penguenlerle, sevecen foklar sardı çevresini. Foklar küçük yüzgeçleriyle sağına soluna dokunup onunla arkadaş olmak istediklerini söylediler. Penguenlerin bir kısmı neşe içinde el çırpıp bu yeni dostu selamladılar. Bazıları da merakla havuç burnunu, çalı süpürgesini çekiştirdi. Şakacı rüzgar, başındaki şapkayı kapıp kaçırdı. Kardan adam da onları pek sevmişti.”Artık eriyip çamurlara karışmak yok”, diye mırıldandı kendi kendine... “Burada yıllarca yaşayabilirim.”
Ama bir süre sonra herkes kendi işine daldı gitti. Zavallı kardan adam yine tek başına kalmıştı. İlk kez kar ve buz onu titretti. İnanır mısınız, ağaçları, hatta güneşi bile özler oldu. Hele çocuklar... Hele o yaramaz çocuklar burnunda tüter olmuştu. Üstelik şimdi, arzuladığı bir aileye ancak onların yardımıyla kavuşacağını da anlamıştı. Sevilmek istiyordu. Yaşamı bir gün bile sürse, birlerinin ona sarılması, onların sıcaklığını duyması gerekliydi.
Çocuklar, ilkbaharın sevimli müjdecisi kuş cıvıltılarıyla uyandıkları bir sabah, sokakta hiç beklemedikleri bir konukla karşılaştılar. Kardan adam esrarengiz şekilde ortadan kaybolduğu gibi, yine aynı anlaşılmaz bir güçle ortaya çıkmış, onlara gülümsüyordu. Yemyeşil çimenlerle, papatyaların arasında durmuş, omuzlarına konan kuşların şarkılarını dinliyor gibiydi. Her halinden mutluluk içinde olduğu anlaşılıyordu.
Köyün sokakları bir anda neşeli çığlıklarla doldu. Köyün her evinden bir iki çocuk koşarak çıkıp bu eski dostun çevresini sarıyordu. Bu güzel manzarayı gören güneş, bir buluta kendisini örtmesini rica etti. Biraz daha geç ısınıp, çocuklarla kardan adamın mutluluğunu elinden geldiğince uzatmaya çalıştı. Her geçen dakika eriyip toprağa karışan kardan adam ise mutlu gülücükler dağıtmaya devam ediyordu çevresine. Birkaç ay sonra yeniden buluşacaklarını biliyordu Artık, bu dünyada çocuklar var oldukça ve kar yağdıkça her kış yeniden doğacağına inanıyordu.
Kışa Hazırlık
Ece , annesi, babası ve kardeşi Ahmet ile birlikte Neşeli Orman'a yakın bir köyde, bahçe içindeki bir evde yaşıyormuş.
Sabah uyandığında ilk önce odasının penceresinden dışarıya bakıyormuş.
Babası bahçede ağaçlardan düşen yaprakları, annesi de olgunlaşan domatesleri topluyormuş. Kardeşi Ahmet ise odasında oyun oynuyormuş.
Ece üzerini değiştirip mutfağa inmiş. Annesinin kendisi için hazırladığı kahvaltısını yaptıktan sonra bahçeye çıkmış. Önce babasına sonra annesine günaydın demiş.
Babası:
- Günaydın Ece. Yaprakları toplamam için bana yardım edermisin?
- Olmaz babacığım ormana arkadaşlarımın yanına gideceğim.
Annesi:
- Günaydın Ece. Domatesleri toplamamda bana yardımcı olurmusun?
- Olmaz anneciğim. Arkadaşalrımla oynayacağım.
Ve Ece ormana doğru koşmaya başlamış.
Yolda Zıp Zıp Tavşan ile karşılaşmış.
- Günaydın Zıp Zıp.
- Günaydın Ece.
- Zıp Zıp, birlikte oyun oynayalım mı ?
- Oynayamayız Ece. Aileme kış hazırlıklarında yardım etmeliyim, hoşça kal!
Ece biraz daha yürümüş ve minik sincaplarla karşılaşmış.
- Günaydın minik sincap.
- Günaydın Ece.
- Birlikte oynayalım mı?
- Bugün oynayamam. Kış için meşe palamutu toplamalıyım.
Ece, galiba oyun arkadaşı bulamayacağım diye düşünmeye başlamış. Düşünceli bir şekilde ormanda dolaşırken gözlüklü köstebek ile karşılaşmış.
- Ne oldu Ece? Niye bu kadar üzgünsün?
- Herkes ailesine yardım ediyor. Oynayacak arkadaş bulamadım. Oysa hava çok güzel. Kışın gelmesine daha çok var.
- Ece ; Ağustos Böceği ile Karınca'nın hikayesini hatırlıyormusun? Ağustos Böceği de böyle düşünüp hazırlık yapmamış ve kış geldiğinde aç kalmıştı. Karınca ise hiç durmadan çalışmış, havalar soğudunda sıcacık yuvasında rahat rahat kışı geçirmişti.
İşte karınca gibi kış geldiğinde rahat etmek, mutlu olmak istiyorsan şimdi çok çalışmalısın.
Ece köstebeğin söylediklerinin doğru olduğunu düşünmüş ve koşarak ailesinin yanına gitmiş. Anne ve babasından özür dilemiş. Gün boyunca ailesi ile birlikte kış için hazırlık yapmış.
Gece olduğunda mutlu bir şekilde uykuya dalmış
Kar ve Çocuk
Kar ve Çocuk Çocuk evinin camından dışarı baktı. Hayalleri cama takıldı. Parka gitmek istiyordu diğer bütün çocuklar gibi. Salıncakta sallandıkça mutlu olacaktı çocuk. Dönme dolaplarda dönecekti. Sesi diğer çocukların seslerine karışacaktı.
Bütün çocukların sesleri kuş seslerine karışacaktı. Ve çok mutlu olacaktı. Sadece parka gitmesi yetecekti. Başka bir şey istemiyordu.
Mutlu olması için iki zincirin ucundaki küçük bir tahta parçası yetecekti ona. Ah! şimdi parkta olabilseydim. dedi.
Elleri ile cama dokundu. Camın soğukluğu onun küçücük yüreğine. Mutlulukla arasındaki engeli cam olarak gördü birden. Bir de dışarıda ki bembeyaz örtüyü. Nasıl da her yeri kaplamıştı. Bir taraftan da küçük küçük beyaz tanecikler iniyordu gökyüzünden.
Ne kadar da çoklardı. Sanki onlarda kendi aralarında oynuyordu. Bir sağa bir sola çığlık çığlığa koşuyordu. Tıpkı çocuklar gibi. Telaşlı ve ürkek birden bitiverecek gibi mutlulukları. Sanki birisi, artık yeter şimdi eve gidiyoruz diyecek ,alıp götürecekti hepsini.
Çocuk görünce baktığı camdan, küçük beyaz taneciklerin sevincini Unutuverdi kendi içini saran kederini. Çekti camdan ellerini.
Bahara erteledi parka gitme hayallerini. Çünkü isminin kar olduğunu öğrendiği bu küçük beyaz taneciklerin baharıydı içinde bulunduğu zaman. Isıttı küçücük yüreğinin içini, neşeli dansı kar tanelerinin.
Birde ilerideki okulun bahçesinde şen şakrak kar topu oynayan çocukların sesleri geldi kulağına,ne güzeldi. Çocukların yaptığı kömür gözlü,havuç burunlu kardan adamın gülümseyen yüzünü görünce, daha da sevdi kar tanelerini.
Parka gitmiş kadar mutluydu sanki, içindeki coşkuyu haykırmak istiyordu. Sesini duyurmak istercesine dünyadaki bütün kar tanelerine. Sizi seviyorum kar taneleri! Hepinizi çok seviyorum!diye bağırdı.
Ve daha çabuk büyüyüp kar taneleri ile oynamanın hayallerine dalarken,annesinin kendisine seslenen sesini duydu çocuk. Nasıl kar taneleri uça uça neşe ile iniyorsa yeryüzünün kucağına, çocukta tıpkı kar taneleri gibi gitti uzandı annesinin kucağına.
"alıntı"
Taşıtlar Şiiri
Uyumak İstemeyen Zürafa (Hikaye)

Bir varmış bir yokmuş. Bir zürafa varmış. Boyu o kadar uzun, o kadar uzunmuş ki, karnı acıktığı zaman ağaçların en yüksek dallarındaki yaprakları rahatlıkla yiyebiliyormuş.
Bir gün yine karnı acıkmış. Önüne ilk çıkan ağacın yapraklarını şapur şupur yemeye başlamış... Ama birden, incecik kızgın bir ses duymuş.
"Heey,dur bakalım canavar! Evimin bahçesini neden yoluyorsun?"
Zürafa bakmış, minicik bir kuş.
"Ben canavar değilim ki!" demiş kuşa."Yavru bir zürafayım. Hem sonra evinin bahçesini yolduğumda yok. Yalnızca karnımı doyuruyorum."
"Ama yediğin bütün yapraklar benim evimin bahçesi... Neredeyse yuvamı da kocaman ağzına alıp yutacaktın," demiş kuş.
Zürafa çok üzülmüş. "Burada yuvan olduğunu bilmiyordum. Öyleyse ben de başka bir ağacın yapraklarını yerim."
Ama ya başka ağaçta da, başka bir kuşun yuvası varsa?..
Kuş ona yardım etmeyi önermiş. "İstersen ben önden uçup bakayım. Eğer yaprakların arasında gizlenmiş bir yuva varsa sana haber veririm.
Böylece kuş ve zürafa arkadaş olmuşlar. Kuş ona dallarında yuva olmayan ağaçların yerini göstermiş zürafa bol bol yaprak yemiş, karnını doyurmuş. Eğer yediği yaprakların üzerinde tırtıl varsa, o zaman zürafa kuşa haber veriyormuş. Kuş da tırtılı yiyormuş. Çünkü kuşlar tırtıla ve solucana bayılırlarmış.
"Dikkat etsene koca ayaklı canavar! Neredeyse üzerime basacaktın!"
Zürafa eğilip sesin geldiği yöne bakmış. Birde ne görsün? Küçücük bir tavşan yavrusu! Zürafanın gözü hep ağaçlarda olduğu için, yerdeki tavşanı görememiş. "Özür dilerim tavşan kardeş" demiş. "Kuş kardeşle ağaçlarda karnımızı doyuruyorduk, önüme bakmamışım.
Tavşan meraklanmış. "Benim boyum çok kısa. Büyüyüp kocaman bir tavşan olduğum zaman bile boyum bir ağacın boyuna ulaşamayacak. Oysa hep merak ederim, acaba dünya ağaçların tepesinden nasıl görünür diye," demiş.
Zürafa, "Bundan kolay ne var? Ben başımı eğeyim, sen tırmanıp boynuma tutun. Böylece ağaçların tepesinden çevreyi seyredebilirsin," demiş.
Tavşan çok sevinmiş ve hemen zürafanın boynuna tutunmuş. Bu işe kuş da çok sevinmiş. İlk defa gökyüzüne tırmanan bir tavşan görüyormuş çünkü.
Böylece zürafa, kuş ve tavşan arkadaş olmuşlar. Akşam olup güneş batana kadar oynamışlar. Güneşin onlara el salladığını önce kuş görmüş.
"Akşam oluyor, artık eve dönmeliyiz," demiş arkadaşlarına.
Zürafa hemen atılmış. "Aman boşverin! Daha gece olama kadar çok zaman var. Ben zaten uyumayı hiç sevmem. Bu gece uyumasak da hep oynasak ne olur sanki?"
Tavşan bu fikirden çok hoşlanmış. "Evet evet, ben de uyumayı hiç sevmem. Bu gece eve çok geç gidelim. Burada kalıp oyun oynayalım."
Yalnız kuş telaşlanıyormuş eve gecikeceği için. Ama sonunda o da razı olmuş. Oyuna dalmışlar.
Oynamışlar, oynamışlar, o kadar çok oynamışlar ki, güneş gökyüzünde çoktan kaybolmuş, hava iyice kararmış.
"Ama benim çok uykum geldi," diye sızlanmış kuş. "Ben artık eve gidiyorum!" Sonra PIRRR! diye kanatlanıp evine uçuvermiş.
"Ben de uyumak istiyorum!" demiş tavşan. "Hoşçakal zürafa kardeş, yarın görüşürüz." Sonra uzun arka bacaklarıyla o kadar hızlı koşmuş ki, bir anda ortadan kaybolmuş.
Zürafa hiç aldırmamış. O uyumak istemiyormuş. Oyun oynamak, uyumaktan daha güzelmiş. Ama sağına bakmış, soluna bakmış, çevrede oyun oynayabileceği kimseyi görememiş. Herkes çoktan uyumuş. Her yer karanlık olmuş. Ağaçlar, çiçekler, taşlar bile görünmüyormuş.
Bir süre sonra zürafanın canı sıkılmış. Uykusu da gelmiş. Ağzını kocaman kocaman açıp esnemeye başlamış. Sıcacık yatağında olmayı istemiş, ama o ne bir kuş gibi uçabilir, ne de tavşan gibi kızlı koşabilirmiş.
Uzun boyu ile karanlıkta ağaçlara çarpmamak için çok yavaş yürümek zorundaymış. Yürümüş... Yürümüş! Gitmiş... Gitmiş! Ama bir türlü evine ulaşamamış...
Zürafanın o kadar uykusu gelmiş ki, hemen oracıkta ıslak otların üzerine uzanıvermiş. Mışıl mışıl uyumuş.
Sabah olunca, güneşin pırıl pırıl ışıklarıyla uyanmış. Uyanmış ama, bir türlü yerinden kıpırdayamamış. Her yanı ağrıyormuş. Bütün gece soğukta uyuduğu için üşütüp hasta olmuş.
O günden sonra zürafa günlerce hasta yatmış. İyileşene kadar oyun oynamaya hiç çıkamamış. Arkadaşları kuş ile tavşan neşe içinde oynarlarken, o, evinde iyileşmeyi bekliyormuş.
Tabii sonunda iyileşmiş ve arkadaşlarına katılmış. Ama artık havanın kararmaya başladığını, güneşin onlara el salladığını önce zürafa görüyor, "Haydi arkadaşlar, artık eve dönme saati geldi," diyormuş.
Hem zürafa artık uyumayı çok seviyormuş. Yumuşacık ve sıcacık yatağını da çok seviyormuş.
Uyumak o kadar güzelmiş ki!
"alıntı"
Kendini Beğenmiş İstiridye (Hikaye)

Bir varmış, bir yokmuş... Beyaz dantelli, masmavi dalgalarıyla uçsuz bucaksız kumsalı okşayan denizlerden birinde bir istiridye ailesi varmış. Hani yazın deniz kenarında oynarken bulduğumuz, istiridye kabukları var ya, işte o elbiseleri sırtında taşıyan bir aileden söz ediyoruz. Evet ne demiştik bu istiridye ailesi pek kalabalıkmış... Kiminin elbiseleri rengarenk, kiminin ki bembeyazmış. Hepsi birbirlerini pek sever, deniz gibi dünyalarında sevgi içinde yaşarlarmış. Komşuları yengeçlerle, minarelerle, deniz yıldızlarıyla da çok iyi geçinirlermiş. Bazen de yosun ormanlarında piknik yaparlarmış.
Günlerden bir gün, oldukça iri, pembe ışıltılı elbisesiyle gerçekten de çok güzel olan Pembeli’nin etekleri arasına kum tanesi sıkışıvermiş. Pembe istiridye, önce bu minicik kum tanesinden pek rahatsız olmuş. Silkelenmiş, eteklerini açıp kapamış, ama boşuna! Minik kum tanesini bir türlü içinden atamamış. Zaman geçtikçe de acısı azalmış, rahatsızlık duymaz olmuş. Hatta o kum tanesini unutuvermiş bile.
Komşuları Yandanbacak Yengeç Hanımın evine misafirliğe gittiği bir gün, şöyle bir eteklerini savurup, deniz kestanelerinden birinin yanına oturmuş.Oturmuş oturmasına ya, oturmasıyla Yandanbacak Hanımın çığlığı basması bir olmuş.
- AAA! Eteklerinin arasında pırıl pırıl parlayan şey de ne öyle?
Pembelinin yüreği hop oturmuş hop kalkmış! Eteklerini açmış, kapamış. Açmış, kapamış. Derken bir de ne görsün? Kıvrımların arasında pırıl pırıl minicik bir nokta çapkın çapkın göz kırpmıyor mu?
- Ay, Ay, Ay! Sen nerden çıktın böyle? Diye bağırma sırası ona gelmiş bu kez...
Onların bu şamatasına, az ilerde oturan Midye Nine koşmuş.
- Hey... Neler oluyor öyle? Niçin bağrışıp duruyorsunuz?
Yandanbacak Yengeç Hanımla, Pembeli hemen olanları anlatıp, pırıltılı noktayı ona da göstermişler. Ah bir görseniz, Midye Nine ne gülmüş, ne gülmüş.bir yandan da “Sizi gidi cahil çocuklar sizi,” diyormuş. “Bunda korkacak, telaşlanacak ne var? O gördüğünüz şeye İNCİ derler. Pek de kıymetlidir haberiniz olsun. Sakın onu herkese göstereyim deme Pembeli... Hatta saklamaya çalış, yoksa senin için iyi olmaz.”
Sen misin bunu söyleyen? Pembeli zaten kendini beğenmiş ya, bu defa da kibirli olmuş. Çıkmış bir kayanın tepesine kurulmuş. Artık ne kimseyle bir oyun oynuyor, ne de ailesine ev işlerinde yardımcı oluyormuş.
Anlayacağınız, “İNCİLERİM DÖKÜLÜR”diye ödü kopuyormuş. Önce arkadaşları bu işe kızmışlar.onu yeniden aralarına çekmeye çalışmışlar, ama sonunda herkes günlük işlerine dalıp onu unutmuş.
Bu arada Pembeli’nin incisi de her geçen gün biraz daha büyümüş, biraz daha ışıltılar saçar olmuş. Pembeli, incisiyle övünüyormuş ki Midye Nine’nin öğüdünü bile unutmuş. Gelene geçene incisini gösterip duruyormuş. Koca okyanusta, onun incisinin güzelliğini duymayan kalmamış.
Günler günleri kovalamış. Derken bir gün, Pembeli’nin gözleri kuvvetli bir ışıkla kamaşıvermiş. Bir de bakmış ki, o güne kadar hiç görmediği iki yaratık çevresinde yüzüyor. Ellerindeki ışıklı bir cihazı da etrafa tutup duruyor. Pembeli bu, incisini göstermeden durur mu? Hemen elbisesini şöyle bir savurmuş. İnci, kuvvetli ışık altında öyle bir parlamış, öyle bir parlamış ki, nerdeyse etrafını apaydınlık yapmış. Ve pembeli ne olduğunu anlayamadan, bir el uzanıp, onu kayadan koparmış. Kendisi gibi pek çok istiridyenin daha bulunduğu bir torbaya atıvermiş.
Pembeli başına gelenleri anlamış anlamasına ya, artık kurtuluş olmayacağının da farkındaymış. Kendi kendine, “Ah keşke Midye Nine’nin öğüdünü tutsaydım,” diye ağlamaya başlamış. “Çevremdeki dostlarımı kırmasaydım hepsi beni inci avcılarından korurdu.”
Ya işte böyle arkadaşlar... Pembeli incisiyle övündüğüne, dostlarını kırdığına pek pişman olmuş, ama ne demişler, “SON PİŞMANLIK FAYDA VERMEZ”.
"alıntı"
Pofuduk Tavşan Parmak Oyunu

Pofuduk tavşan bir gün çok acıkmış
Açmış dolabı bir şey yok(dolap açılır gibi yapılır)
Açmış kapıyı,başlamış yürümeye
Tik tiki tiiik tik tiki tikkk(sağ elin parmaklarıyla sol kol üzerinde yürüme hareketi yapılır)
Önüne kocamaaan bi havuç tarlası çıkmış
Başlamış yemeye kıtır kıtır kıtır kıtır(yeme hareketi yaplır)
Doymuşmu?
Doymamıııış(çocuklar hep bir ağızdan)
Başlamış yürümeye(sol elin parmaklarıyla sağ kol üzerinde yürüme hareketi yapılır)
Önüne kocaman bi lahana tarlası çıkmış
Başlamış yemeğe katır kutur katır kutur(yeme hareketi yapılır)
Doymuşmu?
Doymuuuş(çocuklar söyler)
Ama pofuduk tavşan çok susamış
Şööyle bi etrafına bakınmış(etrafa bakılır)
İşte buldum demiş
Hemen suyun yanına gitmiş
Başlamış içmeye lıkır lıkır lıkır lıkır
Pofuduk tavşanın karnı şişmiş şişmiş şişmiş
Başlamış vurmaya gümgümügümm gümgümügümm(karın şişmiş gibi yapılarak vurulur)
Pofuduk tavşan tam o sırada bi ses duymuş.
Sağına bakmış kimse yok(sağa bakılır)
Soluna bakmış kimse yok(sola bakılır)
Arkasına bakmış
Eyvah!!tilki
Koşmuş koşmuş koşmuş(koşma hareketi yapılır)
Evine gelmiş
Uyumuş uyumuş uyumuş(uyuma hareketi yapılır)
Camdan bakmış
Tilki evin önünde
Tekrar uyumuş uyumuş uyumuş
Sonunda tilki gitmiiiiş.
Gece Konuşan Organlar Hikayesi

Vakit, gece yarısını geçmişti. Kalp, atışlarını yavaşlatmış; akciğer soluk alıp verme hızını düşürmüştü. Beyin ise, renkli bir rüyaya başlamıştı.**
Mide:
-Of! Diye inledi. Gözümü uyku tutmuyor. Ağzıma kadar tıka basa doluyum. İçimi sıkıntılar basıyor.
Beyin, hemen uyandı:
-Ne oluyor orada? diye sordu
Karaciğer:
-Ne olacak, midenin gene uykusu kaçtı. Oburluğun sonu işte budur. Mide bu sözlerden alındı:
-Bütün suç bende mi? Diye sızlandı.
Karaciğer:
-Aldığın fazla besinlerin bana da zararı dokunuyor. Onların getirdiği maddelerle uğraşırken yorgun düşüyorum.
Toplardamar söze karıştı:
-Kanımdaki yağların oranı gene yükseldi. Geriye zorlukla dönüyorum. Karaciğerin bu yağları düzene sokması gerekirdi.
Karaciğer:
-Sen de suçu bana mı yüklüyorsun arkadaş? Dedi.
Atardamar havasız kalmıştı:
-Susun artık! Diye çıkıştı. İşime engel oluyorsunuz. Ah, biraz daha temiz hava olsaydı.**
Bu sözler üzerine Akciğer, soluk alıp vermeyi hızlandırdı. Ama temiz hava bir türlü gelmiyordu.**
Beyin:
-Çocuklar, dedi. Birbirinizi suçlamayı bırakın. Siz görevlerinizi yerine getirdiniz.
Karaciğer:
-Şu mide dostumuz da görevini yapsa iyi olacak doğrusu! Dedi.**
Beyin, mideyi savundu:
-Bu fazla yemeklerin sorumlusu mide değil! Dedi.
Karaciğer şaşırdı:
-Kim öyleyse?
-Kim olacak, sahibimiz! Biz bir insanın organlarıyız. Onun bu akşam yemeğini fazla kaçırması, sizleri böyle uykusuz bıraktı.
Akciğer:
-Ama temiz hava da yok. Oksijensiz kaldım. Hiç böyle zorluk çekmemiştim.
Kalp:
-Gittikçe ben de kötüleşiyorum dedi.
Beyin:
-Sahibimiz fazla yemek yediğinden hemen ağırlaştı, uykuya daldı. Her akşam yemeğinden sonra yaptığı gibi, bir gezinti yapmadı. Yatak odasının pencereleri de sıkıca kapalı duruyor. Dışardaki temiz hava içeriye giremiyor.**
Mide telaşlandı:
-Ne yapacağız öyleyse? Bunun bir çaresi yok mu?
Kalp:
-Onu uyandıralım, dedi.
Atardamar sordu:
-Nasıl uyandıracağız?
Beyin:
-Çok kolay dedi. Şimdi ben korkulu bir rüya göreceğim. Kalp hızlı hızlı atacak. Ter bezleri ter salgılayacak. Sahibimiz de uyanmak zorunda kalacak.
Mide sevinçle bağırdı. -Yaşasın!
Beyin: -Susun da artık rüyaya başlayayım dedi.
Bütün organlar, derin bir sessizlik içine girdiler.
Beyin, hemen bir rüya düzenledi. İnsan, rüyasında karanlık bir kuyuya düşen oğlunu kurtarmak için çırpınıyordu. Kocaman bir yılan geldi, boynuna dolandı. O sırada kalp, “güm güm” diye sesli sesli attı. Ter bezleri, yağmur gibi ter salgıladılar. Adam, korkuyla uyandı. Alnı, boynu ter içindeydi. Yataktan
heyecanla fırladı. Pencereyi açtı. Balkona çıktı. Derin derin solup alıp verdi. Sonra çocuk odasına gitti. Oğlu, mışıl mışıl uyuyordu. “Ne korkunç bir rüyaydı!” diye mırıldandı. Bir bardak maden suyu içti. Odaları dolaştı. “Galiba akşam yemeğini fazla kaçırmışım” diye düşündü.
Az sonra rahatlamış olarak yatağına yattı. Hemen uyudu, derin bir uykuya daldı.
Beyin:
-Geçmiş olsun çocuklar! Dedi. Artık biz de rahat bir uyku çekebiliriz.**
Mide sevinçle bağırdı. -Yaşasın!
Beyin: -Susun da artık rüyaya başlayayım dedi.
Bütün organlar, derin bir sessizlik içine girdiler.
Beyin, hemen bir rüya düzenledi. İnsan, rüyasında karanlık bir kuyuya düşen oğlunu kurtarmak için çırpınıyordu. Kocaman bir yılan geldi, boynuna dolandı. O sırada kalp, “güm güm” diye sesli sesli attı. Ter bezleri, yağmur gibi ter salgıladılar. Adam, korkuyla uyandı. Alnı, boynu ter içindeydi. Yataktan
heyecanla fırladı. Pencereyi açtı. Balkona çıktı. Derin derin solup alıp verdi. Sonra çocuk odasına gitti. Oğlu, mışıl mışıl uyuyordu. “Ne korkunç bir rüyaydı!” diye mırıldandı. Bir bardak maden suyu içti. Odaları dolaştı. “Galiba akşam yemeğini fazla kaçırmışım” diye düşündü.
Az sonra rahatlamış olarak yatağına yattı. Hemen uyudu, derin bir uykuya daldı.
Beyin:
-Geçmiş olsun çocuklar! Dedi. Artık biz de rahat bir uyku çekebiliriz.
Okul İle İlgili Parmak Oyunları

Beş Küçük Kız
Beş küçük kız uyandı(Sağ elin parmakları avuç içinde)
Bu küçük kız yataktan atladı(Baş parmak gösterilir)
Bu küçük kız pencereden baktı(İşaret parmağı gösterilir)
Bu küçük kız yüzünü yıkadı(Orta parmak gösterilir)
Bu küçük kız elbiselerini giydi(Yüzük parmak gösterilir)
Bu küçük kız çantasını aldı(Küçük parmak gösterilir)
Beş küçük kız okula koştu(Parmakların hepsi açılır ve koşma hareketi yapılır)
Okul
Ben büyüdüm okula gidiyorum (Başparmak hareket ettirilir)
Okulda bir arkadaşım oldu (İşaret parmağı hareket ettirilir)
Okulda iki arkadaşım oldu (Orta parmak hareket ettirilir)
Okulda üç arkadaşım oldu (Yüzük parmak hareket ettirilir)
Okulda dört arkadaşım oldu (Serçe parmak hareket ettirilir)
Okulda beş arkadaşım oldu (Bütün parmaklar hareket ettirilir)
İşte Benim Okulum
İşte benim okulum, (İki el birleştirerek baş üzerinde daire yapılır.)
Bölüm bölüm sınıflar,(Eller bele konularak daire yapılır.)
İçinde öğrenciler var. (Parmaklar oynatılır.)
Öğretmenler anlatır ,(İki el ile konuşma hareketi yapılır.)
Bilgi ile bizi donatır.(İki el bedene sarılır.)
Sevgi saygı burada,(İki el önde avuçlar yukarı doğru açılır.)
Mutluyum okulumda.(İki el bedene sarılır.)
"alıntı"
Korkak Tavşan Hikayesi

Orman kenarında bir Korkak Tavşan yaşarmış. Geceleri gizlendiği ağaç kovuğundan hiç çıkmazmış. Uyurken korkulu rüya gördüğü zamanlar kan ter içinde uyanır, rüyasında gördükleri sanki gerçekten oluyormuş gibi titrer dururmuş. Günlerden bir gün yuvasından fazla uzaklaşmadan yiyecek aramaya çıkmış. Dört beş adım atıp çevresine bakınır, tehlike olmadığına kanaat getirir, öyle ilerlermiş. Ceviz ağacının dalından bir ceviz Korkak Tavşan’ın yanı başına düşmesin mi? Korkak, neye uğradığını şaşırmış. Aklı başından gitmiş. Gerisin geriye dönüp arkasına bile bakmadan can derdiyle koşarak yuvasına gelmiş. Kapının sürgülerini takıp, yatağın altına
saklanmış. Korkak Tavşan’ ın daldan düşen bir cevizden kaçtığını Bilge
Tavşan görmüş. Yerden cevizi alıp, cebine koymuş. Korkak Tavşan’ ın yuvasına gelmiş ve kapıyı çalmış. “ Tavşan kardeş, kapıyı açar mısın? Ben geldim. Ben Bilge Tavşan’ım. Seninle konuşmak istiyorum. “
Korkak Tavşan, Bilge Tavşan’ ın sesini duyunca rahatlamış. Gizlendiği yatağın altından çıkmış. Kapının sürgülerini çekip kapıyı açmış: “ Hoş geldin Bilge Tavşan..Buyurun, gelin içeriye, size havuç ikram edeyim..”Ev sahibinin bir tabak içinde getirdiği havuçlar yenilmiş. Oradan buradan konuşulmuş. Derken Bilge Tavşan asıl konuya geçme zamanının geldiğine karar verip karşısındakini incitmemeye, gururunu kırmamaya, üzmemeye dikkat ederek şöyle demiş: “ Sevgili tavşan kardeş, bundan bir saat kadar
önce orman kenarında gezintiye çıkmıştım. Biraz ilerde sizi gördüm, geliyordunuz. Birdenbire geriye dönüp koşmaya başladınız. Niçin? Acaba ne oldu? Diye merak ettim. Geçerken uğrayıp sorayım dedim. “ Korkak Tavşan ezile büzüle: “ Şey… Bilge Tavşan “ demiş. “ Ağaçtan üstüme bir aslan atladı.Yan tarafıma düştü. İkinci hamleyi yapmasına fırsat bırakmadan kaçtım. “
Bilge Tavşan: “ Sen hiç merak etme, tavşan kardeş. Ben o aslanı yakalayıp cezasını verdim. İşte burada…” demiş ve cebinden çıkardığı cevizi tabağın içine bırakmış.
Korkak Tavşan: “ Aaa!..Bu aslan değil, ama bu bir ceviz…” demiş.
Bilge Tavşan: “ Tavşan kardeş, ceviz ağacının yanından geçerken daldan bu ceviz düştü. Her an karşına bir aslan veya bir yılan çıkacakmış gibi dört beş adımda bir durup bakınarak yürürken, daldan düşen bu cevizi sana saldıran aslan zannettin. Gereğinden fazla korktun. Dikkatli olmak, tehlikelerden belli ölçüler içinde sakınmak gerçekten her zaman her yerde faydalıdır. Fakat çeşitli alışkanlıklarda olduğu gibi korku eyleminde de aşırıya kaçmak, fazla önem vermek doğru değildir. Hepimizin korktuğu bir şeyler vardır. Korkulması gereken, bize zararlı olabilecek durumlar sayılamaz. Korku beyinde düşüncedir, kurtulursun. Evet, sevgili tavşan kardeş, artık yalnız değilsin. Ben varım. Sana yardım edeceğim ve ikimiz el ele verip bu korkaklık illetini söküp atacağız. Var mısın? “ demiş ve elini uzatmış.
Korkak Tavşan: “ Varım, Bay Bilge. Bundan sonra korku kelimesini aklımdan sildim. Korkmıycam işte, ne olacaksa…” demiş ve Bilge Tavşan’ ın elini sıkmış. Aradan bir yıl geçmiş. Korkak Tavşan artık ormanda yokmuş, yerine Cesur Tavşan varmış. Üstün cesareti sayesinde “ Tavşanların Başkanı “ olmuş. Ormandaki hayvanlar arasındaki konuşmalarda bazı hayvanlar gecenin karanlığında, ormanın derinliklerinde bir tavşanı yalnız başına dolaşırken gördüklerini yeminler ederek anlatırlarmış.
Yaramaz Trafik Lambası (Hikaye)

O gün hava çok güzeldi.Menekşe sokağındaki trafik lambasının canı çok sıkılıyordu.Her gün aynı şeyleri yaptığını ve kimsenin onu fark etmediğini düşünüyordu.Bir oyun oynayacaktı.Kırmızı yanması gereken lambayı yeşil ,yeşil yanması gereken lambayı sarı,sarı yanması gereken lambayı da kırmızı yakmaya karar verdi.Oyuna daha yeni başlamıştı ki,ortalık birden çok karıştı.Yaramaz trafik lambası meraklı gözlerle etrafına bakıyor ve neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Trafik lambası şaşkındı.Bu kadar olaya neden olabileceğini hiç düşünmemişti. Olay yerine hemen trafik polisleri geldi.O sırada üzgün duran trafik lambasını gördüler. Trafik polisi lambaya''Yaptıklarını görüyormusun?''diye kızdı.Trafik lambası ne diyeceğini bilmiyordu.''Bukadar önemli iş yaptığımın farkında değildim.Hergün aynı şeyleri yapıyorum.Kırmızı lambayı yakıyorum duruyorlar.Sarıyı yakıyorum bekliyorlar.yeşili yakıyorum geçiyorlar.Onlar da aynı şeyleri yapmaktan sıkılmışlardır,belki oyun oynamak isterler diye düşündüm.''dedi.Trafik polisi: Sen bir trafik lambasısın.Bu yüzden kurallara uyup ,görevlerini yerine getirmelisin.Eğer görevini yapmazsan trafik karışır .''dedi.
Trafik lambası çok üzgündü.Yaptı hatanın farkına varmıştı.Herkesten özür diledi.Görevinin ne kadar önemli olduğunu anladı.
Trafik polisi anlattı
Çok dikkatli olmalı
Sokakta arabada
Kurallara uymalı
Kırmızı yanarsa geçme
Sarı yanınca bekle
Yeşil yandı bak işte
Geç haydi sıra sende.
"alıntı"
Dağınık Çocuk (Hikaye)

Bir çocuk varmış. Eşyalarını toplamaktan hiç hoşlanmazmış. Bir gün yerlerde atılı duran eşyalar, aralarında konuşuyorlarmış.
-“Sen neden hala buradasın. Bu saatte okulda olman gerekmiyor mu?” diye sormuş ceket ders kitabına. Ders kitabı:
-“Evet, ama dağınık çocuk okula giderken beni aradı, bulamadı. Sonunda beni almadan gitti” dedi. Çorap:
-“Ben tam üç gündür burada yatağın altında sıkışıp kaldım. Kimse beni görmüyor.” Dedi. Tişört:
-“Ben tertemiz bir tişörttüm. Beni dolaptan çıkarttı sonra yere attı. Üstelik dağınık çocuk odada yürürken üstüme basıyor. Hem kirlendim, hem de buruştum.”
-“Bir fikrim var” demiş pantolon. “Dağınık çocuk benim cebimde otobüs bileti unutmuş. Hep birlikte otobüse binip gidelim.”
-“Evet” diye bağırmışlar. Hep birlikte yola çıkmışlar. Otobüs onları yemyeşil kırlara götürmüş.
-“Ne kadar güzel bir yer burası? İyi ki yatak altlarında dolap kenarlarında beklemek yerine buradayız.”
Saklambaç oynamışlar, yerlerde yuvarlanmışlar. Tozlanıp çamurlandıklarına hiç aldırmıyorlarmış. Tekrar otobüse binip eve dönmüşler. Bütün eşyalar daha önce atılmış oldukları yerlere aynen uzanıp yorgunluktan uyuya kalmışlar.
Çocuk okuldan dönüp eşyalarının halini görünce:
-“Aman Allahım! Yerlerde bıraktım diye ne hale gelmişler.” Demiş.
O günden sonra eşyalarını hep yerli yerinde tutmuş.
alıntı
Arabam Parmak Oyunu

Benim bir arabam olsa
Arabama oturup direksiyonunu tutarım
(ellerle direksiyon hareketi yapılır)
Sağ ayağımla gaza basarım (gaza basma hareketi yapılır)
Yürür arabam arabam
Durmak için frene basarım (frene basar gibi yapılır)
Durur arabam
Şimdi düz yolda gidiyorum
(Direksiyon çevirilip,vınn vınn diye araba sesi çıkarılır)
Şimdi sola dönüyorum (direksiyon sola çevrilir)
Şimdide sağa dönüyorum (direksiyon sağa çevrilir)
Şimdi yine düz yolda gidiyorum...(direksiyon hareketleri yapılır)
Düütt düütt!...Çekilin yoldan
(hızlı gitme hareketi yapılır)
Uçuyor arabam (hızlı gitme hareketi yapılır)
Düüütt düütt!...
Kiraz Ağacı (Hikaye)

Bahçenin birinde bir kiraz ağacı varmış. Ağacın önce beyaz çiçekleri, sonra da kırmızı kırmızı kirazları olurmuş. Kiraz ağacının kapısı konuklara açıkmış. O hiç yalnız kalmazmış.
Kiraz ağacının bodrum katında köstebekler, solucanlar otururmuş. Ağacın gövdesinde ise karıncalar, böcekler bulunurmuş. Üst kattaki konuklar ise çiçeklere gelen arılar, dallara konan kuşlarmış.
Bir gün kiraz ağacı evini dolduran bu konuklara dönmüş, şöyle demiş: “Ey konuklar! Söyleyin bakalım daha ne kadar zaman evimde konuk olacaksınız? Bütün gün evimde rahat rahat oturuyorsunuz. Peki bana ne kira ödüyorsunuz?”
Konuklardan solucan ve köstebek hemen konuşmaya başlamışlar: “Bilir misin, biz sana yararlı olmaya çalışıyoruz. Köklerini saldığın toprağı gece gündüz eşeliyoruz. Böylece sen köklerini rahatça daha derinlere salabiliyorsun. Gelişiyorsun.”
Üst kattaki arılar ise şöyle demişler: “Senin çiçeklerinin balını kim çıkarıp topluyor? Niz olmasak senin çiçeklerinden hiç bal alınmazdı.”
Kuşlar ise şöyle konuşmuşlar: “Bizim neşeli sesimiz, şarkımız olmasa senin için sıkılırdı. Seni biz eğlendiriyoruz.”
Böylece kiraz ağacı konuklarının da kendisine bir şeyler verdiğini öğrenmiş. Bir daha da bu konulara hiç karışmamış. Onlar da ağacı hiç yalnız bırakmamışlar. Onu eğlendirmişler, zararlı böceklerden korumuşlar, toprağını temiz tutmuşlar.
alıntı.
Bilmeceler (Gökyüzü)

Her akşam yatan, her sabah kalkan, hiç uyumayan nedir? (GÜNEŞ)
Hem ısıtır, hem yakarım, tüm canlılara bakarım. (GÜNEŞ)
Benim bir salkım üzümüm var, yarısı kara, yarısı beyaz. (GECE–GÜNDÜZ)
Mavi atlas, iğne batmaz, makas kesmez, terzi biçmez. (GÖKYÜZÜ)
Gökte açık pencere, kalaylı bir tencere (AY)
Ay varken açarlar, gün varken kaçarlar. (YILDIZLAR)
Biz biz idik, yüz bin tane kız idik, geceleri dizildik, sabah oldu silindik.(YILDIZLAR)
Gökte gördüm bir köprü, rengi var yedi türlü. (GÖKKUŞAĞI)
Parmak Oyunları (Mevsimler)
Mevsimler
Güneş birgün ortaya çıkmış(Orta parmak gösterilir)
Mevsim kardeşlerinde yanına çağırmış(Tüm parmaklar açılır.)
Hanginiz beni en çok seviyor demiş (Orta parmak hareket ettirilir.)
Yaz ve ilkbahar biz diye bağırmışlar(Serçe ve yüzük parmak hareket ettirilir)
Güneşi kollarına takıp gezmeye başlamışlar.(3 parmak la gezdirme hareketi yapılır.)
Kış ve sonbahar ise yalnız kalmışlar.(İki parmak gezdirirler.)
Arada bir güneşle buluşmuşlar.(3. parmakla karşılaşılır.)
Hep birlikte arkadaş olmuşlar.(Tüm parmaklar gezdirilir.)
Mevsimler
Bir yılda dört mevsim var(bir eldeki dört parmak gösterilir)
En güzeli ilkbahar(eller yana açılır9
Açar bütün çiçekler(bütün parmaklar havaya açılır)
En sevdiğim mevsim yazdır(kendisini gösterir)
Serinlemek için yüzer bütün insanlar(yüzme hareketi yapılır)
Sonbahara güz derler
Okula koşar bütün çocuklar(koşma hareketi yapılır)
Kış soğuktur yağar kar(parmaklar aşağı sallanır)
Üşür bütün insanlar(üşüme hareketi yapılır
Hava Olayları
Ben gökyüzü anayım (anne şefkatiyle konuşularak eller yukarıdan yana doğru açılır)
Sizi çocuklarımla tanıştırayım (parmaklar hareket ettirilir)
Önce hangisini çağırayım (soru sorma ifadesi yapılır)
Yağmur geldi, yağıyor, şıp şıp şıp (parmaklar aşağı dönük olarak hareket ettirilir)
Rüzgar esiyor vuuu (beden ile s çizme hareketi yapılır)
Damları uçuruyoor (korkuyla bir yere bakılıyormuş gibi yapılır)
Şimdi de kar yağıyor, tıp tıp tıp (eller yukarıdan aşağı kar düşüyormuş gibi hareket ettirilir)
Çocuklar üşüyoor ( eller bağlanır üşüme hareketi yapılır)
Güneş kızım gelince (sevinme hareketi yapılır)
Karlar gider sessizce (bir el bele koyulur, diğer elle güle güle yapılır)









